Makaleler - İklim Değişikliği

Yarın Değil, Hemen Şimdi

07
Haz 2011

Ömer Madra, Açık Radyo, 4 Haziran 2011

“Toutatis adına!” Goscinny’nin yazıp Uderzo’nun çizdiği o artık klasikleşmiş Asteriks çizgi-roman serüveninde Roma lejyonlarının istilasına azimle direnen Galya köyünün korkusuz kahramanlarının, dara düştüklerinde kabilenin koruyucu tanrısını şaka yollu yardıma çağırmak için arada patlattıkları nâra bu.

Şaka yollu, çünkü hepimizin bildiği gibi Asteriks ve arkadaşlarının deve gücü tazı hızı şerbetiyle pekişen özgüçleri kendilerine yeter aslında, dış yardıma pek ihtiyaçları yoktur. Gelgelelim, artık durum farklı. Bayağı farklı. Köyün şefi yenilmez yiğit Toptoriks, zaman içinde küçük bir yolculuk yaparak, iki nöbetçinin kendisini sürekli taşıdığı tahtırevan-kalkanın üstünde bugünlerde başını şöyle azıcık yukarı kaldırıp Yeni Dünya taraflarına bakacak olursa, ömründe ilk kez yüreği daralabilir. ABD’nin Ortabatı’sında karpuz büyüklüğünde dolu tanelerinin insanların kafasına düştüğünü görünce, hayattaki tek korkulu rüyasının gerçekleşmekte olduğunu idrak edip şöyle nâralanabilir: “Toutatis adına, gökyüzü başımıza yıkılıyor!”

Dünya başımıza yıkılıyor

Evet öyle oluyor. Dünya başımıza yıkılıyor. Hem de şefin hep ümit ettiği gibi “yarın” filan değil, hemen şimdi! Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen’ın, bundan iki sene önce yayımladığı Torunlarımın Fırtınaları (Storms of my Grandchildren) adlı kitapta anlattığı bütün o tropik fırtınalar, hortumlar, kasırgalar Toptoriks’i ve onun aynı derecede korkusuz arkadaşları Asteriks’le Hopdediks’i bile afallatacak bir isabetle neredeyse birebir gerçekleşiyor. (Hansen: 2009, BloomsburyUSA, s. 274 vd.) Yeryüzü, insanlığın kibrine, daha doğrusu ihtirastan gözü dönmüş bir avuç şirketin kendisine karşı giriştiği akıl almaz küstahlıktaki tasalluta beklenen karşılığı vermeye başlıyor artık. “Acayip havalar” her yerde: Missouri ve Alabama eyaletlerindeki kasabaların üstünden dümdüz geçiyor, mezuniyet diplomasını yeni almış mutlu mesut evine dönen delikanlıyı arabanın tepe penceresinden çekip uçmağa gönderiyor, âcil yardım kuyruğuna girmiş genç kız, “aileniz kaç kişi?” sorusunu cevaplamakta zorlanıyor, “Ee, şey, artık üç kişiyiz ... galiba...” Galiba, evet, babadan haber yok çünkü – adamcağız hortumla beraber kuş olup yuvadan uçmuş gitmiş.

ABD’nin başka eyaletlerini, benzeri daha önce görülmemiş yangınlar cehenneme çevirirken, yüce Amazon nehri ve ormanlarında ancak yüzyılda bir görülen boyutta kuraklık, sadece 5 yıl sonra ikinci kez o korkunç çirkin başını gösteriyor; Çin’de –artık nasıl hesapladılarsa– en az 1873’ten beri misli görülmemiş kuraklık 1,1 milyondan fazla insanı susuz –ve dolayısıyla aç– bırakıyor; Avrupa’nın kuzeyindeki tarihî kuruma dünya hububat ve yiyecek fiyatlarını tavana fırlatırken, mesela Fransa ordusunu yardıma çağırıyor –tankların, füzelerin filan ne yapacağını umuyorsa. Bunlarla eşzamanlı olarak Avustralya, Yeni Zelanda, Çin, Pakistan, Sri Lanka, Vietnam, Filipinler, Brezilya ve Kolombiya’da sellerden yer gök suya kesiyor; Kuzey Amerika’nın batısındaki muazzam çam ormanlarını böcekler kırt kırt kemirip bitiriyor; kuzeye ve güneye şaşı bakmaktan şaşırmış bilim insanlarının faltaşı gibi açılmış gözleri önünde Kuzey Buz Denizi buzları da, Grönland buzulları da, Güney Kutbu buz örtüsü de bütün tahminlerin ötesine geçen bir hızla eriyip gidiyor. Kısacası herşey, bilim dünyasının giderek artan dozlarda yaptığı uyarılara –ve nâçiz yazarlarınızın da bu uyarılara uyarak radyonun mikrofonlarından ve işbu web sitesiden attığı nâralara– neredeyse tıpatıp uygun şekilde cereyan ediyor...

Güvenilir enerji mi? O Artık “Hoş bir Ütopya!”

İşin kötüsü, buraya kadarı iyi haber bile sayılır! Örneğin Dr. Hansen, tarif ettiği bu fırtınaların ve aşırı iklim olaylarının “daha başlangıç” olduğunu da kitabına eklemeyi ihmal etmemişti doğrusu. Daha kötüsü mü? Olmaz olmaz dememeliyiz. Bakın neler oldu? Türkiye’de medyanın “amiral gemisi” sayılan gazete, dünyada başarılı olmuş Türkleri, mühendisleri, mucitleri, işadamlarını, işkadınlarını, modacıları, hakimleri, hekimleri filan, bütün bunların hepsini ânında bulup gün be gün manşete çıkarma konusunda rekor üstüne rekor kırar iken, gün geldi, en büyük Türk’ün dünyayı sarsacak önemdeki açıklamasını atlayıverdi nedense. Gazete, atmosfere saçılarak iklimi değiştiren zehirli “sera gazları” konusunda yeryüzünün en önde gelen uzmanlarından biri sayılan Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) baş ekonomisti Fatih Birol’un bütün dünyada gerçekten bomba etkisi yaratabilecek “şok” açıklamasına nedense “Fransız kaldı”. Birol’a göre, hesap âyan beyan ortadaydı. Geçen yıl sera gazı salımları tarihteki en yüksek karbon seviyesine ulaşarak rekor kırmış, küresel ısınmanın güvenli seviyelerde kontrol altında tutulabilmesi hedefi, “hoş bir Ütopya” olarak geride kalmıştı. Üstelik 80 yıldır görülmüş en büyük mali krizin –ve ardından gelen resesyonun– karbon emisyonlarını aşağı çeken etkisine rağmen! (“Gazetem nerdesin nerdesin…/Bir Türk ağlasa titrersin!”)

“Çok endişeliyim,” diyordu baş ekonomist. “Karbon salımları konusunda şimdiye kadar duyduğumuz en kötü haber bu. Gelecek için umut ve beklentilerimiz gittikçe kararıyor. Maalesef, rakamların gösterdiği budur.”

(http://www.guardian.co.uk/environment/2011/may/29/carbon-emissions-nuclearpower)

Keltçeden Türkçeye çevirmenlik yapmamıza izin verirseniz eğer, hemen söyleyelim ki enerji uzmanımız Fatih bey, önce eğilip rakamları okuyor, hurufiler gibi, ardından da gözlerini gökyüzüne doğru belertip patlatıyor nârayı: “Toutatis adına! Başımıza Yıkılıyor Yahu!”

Küresel Isınmanın “Kendisi Kadar Kötü” İkizi

Şimdi de Sicilya’ya doğru uzanalım ve gözlerimizi göklerden denizlere çevirelim isterseniz: Cehennemî ismini –bütün diğer yanardağlar gibi– Romalıların ateş tanrısı Vulcan’dan alan Vulcano Adası’nın sahil sularında “canlı laboratuvar” ortamında nicedir yürütülmekte olan bilimsel araştırmaların ürkütücü sonuçları birden patlıyor önümüzde: Okyanuslar aside kesmekte! Fabrikalardan, elektrik ve enerji santrallerinden, arabalardan, kamyonlardan, uçaklardan saçılan karbon diyoksit vb sera gazlarını emen/soğuran denizler, görülmemiş bir hızla asitleşiyor! Bu ne demek? Özetle, beslenme zincirinin kopması ve yakın gelecekte dünya okyanuslarındaki deniz canlılarının büyük ölçüde sonunun gelmesi demek. Okyanusların asitlenmesi, yeryüzüne başına gelebilecek en büyük tehditlerden biri. Konunun önde gelen uzmanlarından deniz biyologu Dr. Jason Hall-Spencer, Vulcano adası nasıl kendi sahil sularına karbon diyoksit pompalıyorsa, insanlığın da atmosfere giderek artan oranlarda karbondiyoksit pompaladığını belirtiyor. Geçen yüzyıla göre yüzde 30 daha asitli olmuş denizler, bu yüzyıl bitene kadar da yüzde 150 daha asitli olacağı hesaplanmış! Buna da can dayanmıyor tabiî: İstiridyeler, mercan kayalıkları, pteropod denen –ve beslenme zincirinin temel halkalarından birini oluşturan– küçük kabuklular yolcu, anlayacağımız. Bilim insanları, ürpertici bir metaforla, denizlerin asitlenmesini, küresel ısınmanın “aynı derecede habis ikizi” diye de adlandırıyorlar.

“Çok endişeli olmalıyız,” demiş deniz biyologu. Ve eklemiş: “Bu sorun, üstümüze doğru gelen bir tren!” (www.guardian.co.uk/environment/.../global-warming-threat-to-oceans) Tercümesine gerek yok herhalde. “Par Toutatis!”

Peki “rakamların gösterdiği” bu inanılmaz gerçekler karşısında muktedirler ve siyasi liderler ne yapıyor, dersiniz? ABD’de Başkan, Amerikan hazine arazisinden muazzam bir parçayı kömür madenciliğine açma kararına imza atıyor. Yaklaşık 750 milyon ton yakılabilir kömür. Eşittir 300 yepyeni kömür yakıtlı termik santral. O da eşittir, 44 ülkenin bir yılda uçaklardan, fabrikalardan, santrallardan vb. çıkarttığı toplam karbon kirlenmesi. O da eşittir, hesaplanamayacak kadar ilave karbondiyoksitin atmosfere boca edilmesi. ABD Başkanı, Kanada Başbakanı’nın resmî kayıtlardan kaçırarak bütün dünyadan gizlediği korkunç salım artışlarına yol açan Alberta kumul/bitumen petrollerini ABD’nin Ortabatısına taşıyacak yeni boru hattı anlaşmasını imzaladığı gibi, ayrıca 2,500 kilometrelik bir başka dev boru hattını da ülkenin ta kalbine döşemeye hazırlanıyor. (http://www.tomdispatch.com/archive/175399/)

Cree yerlilerinin kendilerine atalarından miras kalan topraklarından fışkırıp Sioux ve Lacota kabilelerinin koyduğu adla Oglala (veya Ogallala) yeraltı su depolarını delip geçerek Meksika Körfezi’nin bağrına saplanan bir “mızrak” yani bu boru. Toutatis adına!

Kızıl Çin’den AKP Türkiyesi’ne “Büyük Çılgın Atılım”lar

Sezar döneminde Roma imparatorluğu lejyonlarının işgaline yiğitçe direnen küçük Galya köyünde başlayan maceramızı, dört kıtayı hızla boydan boya aştıktan sonra Anadolu’da eski bir şehrin geçit vermeyen kapıları önünde tamamlayabiliriz artık. Ama önce, çok eski bir yerde kısaca durakladıktan sonra. İnsanlığın en eski medeniyetlerine beşiklik etmiş Mezopotamya’da Dicle nehri kıyılarında insanların yeryüzünde kesintisiz yaşadığı en kadim yerleşimlerinden biri var. Bugün Hasankeyf diye adlandırılan bu yerleşimi Tunç devrine kadar geri götürebiliyoruz. Burası Mezopotamya’nın tüm medeniyetlerine evsahipliği etmiş. Asurluları, Romalıları, Bizansıları, Arapları, Moğolları ve Osmanlıları görmüş. Sayısız krallığın ve imparatorluğun yükselişine ve çöküşüne, kuraklıklara, sellere, ölümcül savaşlara da... Ama galiba şimdiki gibisini hiç görmemiş. Yapımına yakında girişilecek muazzam Ilısu barajının suları, beş bin yıllık insan ve medeniyet izlerini sonsuza kadar silecek. Dev iş makinelerinin paletlerinden yükselen toz bulutunu gösteren Hasankeyfli dükkâncı, “Diri diri gömülmek gibi birşey bu,” diyor. “Yapabildiğimiz tek şey, oturup mezarlarımızı kazarken onları seyretmek.” (www.guardian.co.uk/world/.../turkish-dam-threatens-town-bronze-age)

İş Ilısu ile bitse, gene iyiydi. Ama, kazın ayağı öyle değildi maalesef. Hemen ardından, onu iyice sollayacak büyüklükte Beyhan barajı projesi geliyor bu sefer, Fıratın sularını “zapt-u rapt” altına alacak. Munzur barajları var sonra. “Hızır olsa bunu yaptırmazdı,” diye kadınları ağlatan; “siz de susuz kalasınız!” diye beddua ettiren. Yüzlerce şirkete ihale edilmiş 4 bin küsur hidroelektrik santral var daha yapılmakta ve yapılacak olan. Yeryüzünün en faal sismik bölgelerinden birinde, neredeyse fay hattı üzerinde kurulacak 3 nükleer santral var. 3. Köprü var İstanbul Boğazı’na, 3 İstanbul var İstanbul’a, Kanal İstanbul var 70 kilometrelik, 2 Ankara, 22 şehir projesi var, 2023’te Cumhuriyet’in 100. yılına yetiştirilsin diye tutturulan. AKP iktidarının, Guardian yazarları Fiachra Gibbons’la Lucas Moore’un ifadesiyle Mısır firavunlarının mücessem piramit projelerini ya da bir zamanların Kızıl Çin’inde Başkan Mao’nun aynı derecede çılgınca bir güdüyle ittirdiği “İleriye Doğru Büyük Atılım”ını akla getiren hamlesi bu, sözkonusu olan. (www.guardian.co.uk/.../turkey-nuclear-hydro-power-development)

Ülkenin neredeyse bütün ırmak, dere ve nehirleri üzerinde kurulacak santrallar, Asur-Roma-Bizans-Osmanlı medeniyetlerinden kalma “çanak çömleği” kırıp dökerek, silip süpürerek inşa edilecek barajlar, reaktörler, kentler, uydu kentler, suni adalar, adakentler, denizlerin kenarına limanlar, üstüne köprüler, altına tüpler, dibine tüneller, havalara açılan limanlar, göklere uzanan gökdelenler, binbir şekle giren binalar, bunların hepsini birbirine bağlayan duble yollar... Ekonomik kalkınma dininin yüce göklerdeki tapınağına çıkıp orada ilahlara kurban kesip adak adamak üzere döşenmiş binbir basamaklı merdiven-yollar. Bütün bunların hepsi ve çok daha fazlası… Milyonlarca insanın yerini yurdunu terketmesine, küçük çiftçilerin ve köylülerin hayat tarzlarının bir daha geri dönmemek üzere değişmesine, hatta belki toptan tasfiye edilmesine, akarsuların geri dönüşsüz biçimde kuruyup gitmesine yol açacağı muhakkak olan, eşi menendi görülmemiş bir kalkınma, büyüme ve refah hamlesi. Dev hastalığı yani. Jigantizm. Ya da infantilojigantizm. Hani Birleşmiş Milletler’de dünyanın binbir milletinin temsilcisi toprak ananın hakları evrensel bildirgesi çerçevesinde (Bkz.: Pablo Solon’la söyleşi, Açık Gazete) vazgeçilmez, devredilmez, temel bir hak olarak “nehirlerin özgürce akma hakkı”nı tanıyalım artık, yoksa halimiz harap diye tartışırken tam, “nehirler boşuna mı aksın denizlere?” diye soran bir Başbakan.

Eh be, Toutatis adına!

Veyahut: “Fesüphanü men tahayyere ve fîsun-ûl ukûl!”

Tarih, Menteşelerinden Sökülürken

Gazeteci, yazar ve aktivist Johann Hari, bir yazısında insanlık tarihinde bazı dönüm noktalarına (tarihin menteşelerine) raslandığını yazıyor. Cinnete inen yokuştan aşağıya doğru güle oynaya koşuşturma ile, aklıbaşında bir çıkış yolunu dile getiren sakin, ölçülü bir sese kulak vermek arasında seçim yapmak zorunda olduğumuz anları kastederek. Bu “menteşe”leri genellikle bir tarihî mesafeden bakınca ancak görebileceğimizi söyledikten sonra da örnekler veriyor: Örneğin, 1793 senesinde büyük demokrat Thomas Paine, Fransız devriminin kendi ilkelerine ihanet edip Kral’ı öldürmemesi gerektiğini, yoksa herkesin bunun tetikleyeceği bir kan banyosunda boğulacağını söylemişti. Tom Paine’i hapse attılar. (Kellesini giyotinden tesadüfen kurtardı.) 1919’da büyük ekonomist John Maynard Keynes, Avrupa devletlerinin Almanya’yı küçük düşürüp onun gururunu kırmamak gerektiğini, yoksa bunun aşırı milliyetçiliği tetikleyerek yeni bir savaşa yol açacağını söylemişti. Keynes’i kaale almadılar. 1953’te, ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın danışmanlarından birkaçı ona İran demokrasisini yıkmamasını, Başbakanını da rehin almamasını özellikle tavsiye etmişler, yoksa bunun tepkilerinin onyıllar boyunca dalga dalga yayılacağını söyleşmişlerdi. Eisenhower onları dinlemedi.

Hari, işte şimdi de böyle bir “hakikat ânı”nda olduğumuzu belirtiyor. Küçük ve yoksul Latin Amerika ülkesi Ekvador, olanca yoksulluğuna rağmen, ülkenin olanca zengin biyolojik çeşitlilikteki yağmur ormanlarını kesip biçerek, toprağın altındaki petrol yataklarını işletmemesi ve yağmur ormanını koruması karşılığında, ülkeye bu kaynağın değerinin hiç olmazsa yarısının uluslararası ortaklaşa yardım olarak verilmesini öneriyor. Yoksa ormanın mahvedilerek petrolün çıkarılıp satılacağını, bunun tetikleyeceği küresel iklim değişikliğinin ise herkesi mahvedebileceğini söylüyor. Hari, bir yağmur ormanının gözümüze küçük görünebileceğini belirtiyor yazısında. Ama, devrik bir Fransız kralının kellesinin de, yenilmiş ve yıkılmış bir ülkenin cezalandırılmasının da, seçilmiş bir İran başbakanının devrilmesinin de vakti zamanında önemsiz göründüğünü hatırlatmadan geçmiyor. (www.mixcloud.com/TheIndependent/the-johann-hari-podcast-episode-18-a-turning-point-we-cant-afford-to-ignore/) Efendim? Duyamadım. Ne dediniz? Yoksa, bu sefer Hopdediks’i taklit edip, onun gibi “Deli bu Romalılar valla!” mı demeliyiz, işaret parmağımızı tok tok kafamıza vurarak? Bilemedik.

Yerel, Yavaş ve Yatay…

Evet hanımlar ve beyler, Galyalı çizgi roman kahramanı dostlarımızın muhtemelen haykıracağı gibi: Gökler başımıza yıkılıyor. Hem de şimdi. Tek kurtuluşumuz, kâr hırsından başı dönmüş fosil yakıt ve enerji endüstrisinin ve bir de, onunla karanlık bir işbirliği halinde çalışarak sıradan insanların ve kitlelerin hayatını karartmakta kararlı siyasetçilerin, artık bir tık beklemeden durdurulması ile mümkün olabilir ancak. Chris Hedges’in geçenlerde yazdığı gibi, “halk içinde direniş hareketleri inşa edip, sürekli sivil itaatsizlik eylemleri yürütmediğimiz sürece, yarım akıllı Fareli Köy Kavalcıları ve hepten akılsız birtakım insanların peşlerine takılmış olarak toplu intihar eylemine sürükleneceğimiz” kesin gibi görünüyor. (www.truthdig.com/report/.../the_sky_really_is_falling_20110530/?ln)

Öte yandan, karamsarlığa kapılmak gayet gereksiz ve yersiz. Aksine, umutlu olmak için birçok sebep var ortada: Etrafımıza şöyle bir bakmamız yeter: Önce İzlanda’nın isyanı, sonra Arap Baharı, ardından Wisconsin, onun ardından İspanya’da Tam Demokrasi Hemen Şimdi hareketi, derken Yunanistan ve diğer Avrupa ülkelerindeki uzantıları, ve burada, bağrımızda, Büyük Anadolu Yürüyüşü… “Kapalı Şehir” haline dönüşmüş Ankara”nın feodal bir site devleti gibi, asma köprülerini kaldırıp “su dolu hendeğin” öte yanında “dışarıda” tuttuğu “serfler” Gölbaşı’nda direniyor. Toprak ananın haklarını ve dolayısıyla kendi varolma haklarını almadan geri dönmemeye kararlı “ortaçağ köylüleri” ve aktivistler. Her daim, derde deva olarak görülen “daha daha büyüme”ye izin vermemekte kararlı görünüyorlar. Gayet net bir şekilde görüldüğü gibi gezegen harekete geçti artık; bu böyle sürer gider. Daha fazla büyüyecek olan birşey varsa, o da ekonomi değil halkın direniş hareketleri. (Bu konuda bkz.: Mahir Ilgaz, “Yol Yürüdükçe Yol Olur”,

Geçen sene, 350.org öncülüğünde dünyanın neredeyse bütün ülkeleriyle eşzamanlı olarak milyonlarca insanla dirsek teması kurarak gerçekleştirdiğimiz 10/10/10 eylemcesinden hemen önce yazdığımız gibi, yaratıcı çözümler işte: “Yerel, yavaş, yatay. Yerel: yani küçük, ama evrensel ve dayanıklı direniş odakları; Yavaş, yani usulca ama hemen ve hızla yürütülen eylemler; Yatay, yani asla bir merkezden değil, web’i de kullanarak fotoğraflarla, fıkra ve hikâyelerle, videolarla, müziklerle, kol kola, omuz omuza, diz dize bir örgütlenme biçimi...”

Fosil yakıt endüstrisini ve emirindeki Kongre üyelerini durdurmak için onlarla aşık atacak paramız olamayacağına göre, biz de başka bir “para birimi”ni tedavüle sokmak zorundayız, diyor Bill McKibben (www.democracynow.org/.../bill_mckibben_from_storms_to_droughts). Ve ekliyor: “Bu, para olamaz. Bu, insanların kendi bedenleri, yaratıcılıkları ve ruhları olacaktır.”

Davayı kazanmak için elimizdeki “silahlar” bunlar işte. Fazlasıyla yeterliler. Ama bir de şu var tabiî: Kazanacaksak, hemen kazanmalıyız. Zaman epey daraldı çünkü.

Vay canına! Toutatis adına! Ils sont fous, ces romains!